• BIST 88.735
  • Altın 229,442
  • Dolar 6,0368
  • Euro 6,8881
  • Hakkari 29 °C
  • Van 26 °C
  • Şırnak 35 °C
  • Diyarbakır 35 °C
  • Batman 35 °C
  • Iğdır 30 °C
  • İstanbul 33 °C
  • Mardin 35 °C
  • Ankara 29 °C
  • Muş 23 °C

Kürt Olmak suç mu?

Sabri Bozkurt

Düşüp bayılsa, hatta ölse bile şuracıkta hiç yanmayacak hatta bundan sevinç bile duyacağını hissediyor…

Koşuyor. Alnında ter boncuk,  boncuk tepede Ağustos güneşi yakıyor. Yüzüne kanlar gelmiş, kırmızı, Gözleri yanıyor, ıslak, ileriye bakmaktan yorulmuş.

Ama Tanıdık gelmiyor hiçbir yer ona şimdi. Çocukluğundan kalan görüntüler değişmiş, silinmiş, her şey savrulup dağılmış. Bu dağılmanın Zamanın marifetleri olmadığını hemen anlıyor. Zaman böyle savrulup dökmez bu kadar kısa sürede, yok edip tanınmaz hale getirmez, sabırlı ve şefkatlidir de bir yanıyla zaman. Bu kadar hoyrat olan insandır, çabuk değişen, çabuk değiştiren ondan başkası değildir? Bunu biliyor. İnsanlara kızıyor, kendine… Ya da Tanrı"ya mı kızmak gerekliydi aslında? Kürt olarak dünyaya “attığı” için onu. Ama Kürt olmak bir günah, bir suç muydu ki? Olabilir miydi? Değildi elbette ve bunun için Tanrı"ya kızmanın haksızlık olacağını düşünüyor. Hem zaten Tanrı şimdi ona kendi dilini seçme özgürlüğü verse, yine Kürt olmayı seçeceğinden emin (haksızlığa karşı kendini güçlü görmek ve savaşmak istiyor). Kürtlüğünden utanmıyor. Bu toprakları bu hale getirenlerden utanıyor sadece o. (zozan).

Şimdi bunca heyecan ve özlemle olmak istediği yerde tamda, çocukluğundan anılar arıyor. Bir ipucu, bir iz, tanıdık gelen herhangi bir şey? Zorlukla ev ve bahçenin yerini tespit ediyor ancak. Bir zamanlar çeşit çeşit meyve ağaçlarının yükseldiği bu yerde, yolunu kaybedip akşamlara kadar bahçede kaldığını hatırlıyor. Ama sorun yapmazdı, ağlayıp sızlamaz, annesi onu bulana kadar dolanıp durur ya da bir incir veya erik ağacının tepesinde çoktan yemekten iştahı kesildiği halde oturur beklerdi. Hiçbir şey, hiçbir yer bu bahçe kadar güven vermezdi ona, her yerinde yaşam vardı bahçenin, yeşilin çünkü.

Bir akşamüzeri köyün üstüne kurşunlar yağdığı vakit, zozan yine bahçenin en yaşlı ağacı olan “büyük” incirin kalın bir dalında bacaklarını aşağı sarkıtmış, oturuyordu. Kaç aydan beri artık bu dehşet sesler tanıdıktı ona ve bu seslerin geldiği vakit, sığınaklara gidileceğini biliyordu, öğrenmişti. Koştu ve… Gitti.

O gecenin sabahı köyün meydanı insanların en sefil görüntülerini sunuyordu, ama aşağılayan ve aşağılanan iki taraftan başka kimse yoktu, görmüyor ve görmek istemiyordu kimse. Güçsüz taraf güçlüye boyun eğmek zorundaydı ve eğiyordu ama intikam ateşi de alev alev yanıyordu. Gururları ve onurları kırılan, yerlerinden yurtlarından edilen insanları artık hiçbir gerekçe düşmanlık yapmaktan alı koyamazdı.

Hatalar hep yasaklarla yapıldı zaten, çocukların bile kanına girildi ve bu yüzden bu kadar uzun sürdü bu acı ve hala sürüyor. Kimseye kızmamak elinden gelmiyor şimdi zozan"ın. Ne yapsa, nereye baksa, ne düşünse içinde hep bir öfke, bir kin, düşmanlık, intikam! Kalbini yumuşatacak gönlünü onaracak, hataları kabul edecek, bu öfkeyi ortadan kaldıracak, özgürlüğün kapılarını açacak anahtar hala bir okyanusun dibinde gibi…

Oysa “birzati” hataları kabulleniş bile, çok şeyi değiştirecek zozan"ın gönlünde.

Ve artık ertelememeleri gerekiyor bunu…

Acının ne kadar eski ve derin olduğunu bilmek için zozan"ın dağılan köyünde söylediği şu sözleri bile yeter bize:

Dayê ew gundê me ye?

(Anne bu bizim köyümüz mü)?

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2007-2015 Zap Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.